Beyaz Atlı Prense Mektup

 



Oku lütfen beyaz atlı prens. Sana karşı kibar olmayacağımdan emin olmanı isterim mektubumda. Kişiselleştirmeden uzak fakat olabildiğince vandal bir mektup kaleme alıyorum. Bu mektubun kişisel rahatlamadan öte bir şey olmadığını da belirtmek isterim. Yazdıklarımı tatminden uzak, insana dair hayal kırıklıklarıyla dolmuş ruhumu doyurmak, birkaç on yıl daha yaşayabilmeme yetecek motivasyon, öz savunma, öz doyurma araçlarından biri olarak ele alabilirsin. Bunda hiçbir sakınca görmüyorum. Takdir edersin ki kendiyle hiç mi hiç barışık olmayan bir benliğin nefes alabilmesi için salık verilecek şey, olan bitene karşı az da olsa bir öz savunma geliştirebilmesidir. Peki tam olarak neye karşı bir öz savunma? Gittikçe uzaklaştığım düzen algısı benliğimi tıpkı atmosferi olmayan gezegenlerin gök taşı yağmurlarına maruz kalışı gibi savunmasızlaştırıyor. Onlardan tek farkım darbelerin izleri daha derinlerde bir yerlerde oluşuyor ve bu da beni Pessoa'nın huzursuzluğuna boğuyor. Beni hayatta tutan kendime ve topluma karşı bir öz savunmadır. Bu statik bir özden gelişen savunmadan ziyade her çelişkiyle yenilenen dinamik bir öz savunmadır. 


"Yaşamak başkalarının niyetleriyle örgü örmektir" der Pessoa. Buna karşı her eylemim yine onun dediği gibi bir düşümü öldürüyor. Düşlerim yaşamın bağrında, toplumun merkezinde bir bir hayal kırıklıklarına dönüşüyor. Dönüşme hızını azıcık anlayabilseydin eğer bana saldırmaktan ziyade acımakla yetinirdin. Evet bana acımalısın; tıpkı benim sana, kendime ve diğer herkese acıdığım gibi. Çünkü acımak varolanı daha iyi kavramamızı sağlayabilir. Olmuşluktan uzak bir acımadan bahsediyorum. Varoluşuma, varoluşuna acımak. Sonra zavallılaşmak, çırılçıplak bir şekilde aynanın karşısında eğilip bacak arandan kendine bakmak; bükülmüş bir bedende başaşağı duran bir başın, iğrenç görülen tüm sinekleri cezbedebilecek kadar kokuşmuş göt deliğinin seni acınacak bir bedene hapsedilmiş zavallı bir varoluştan başka bir şey yapmadığını gördüğünde belki de hangi acımadan bahsettiğimi daha iyi anlayabileceksin. 


Dinle beyaz atlı prens. Bütün olan bitenleri ve bu olan bitenlerin başkalarının niyetlerinin birer tezahürleri olduklarını farkettiğin zaman yaşayabilmeni sağlayabilecek tek şeyin reddiyelerinin olduğunu farkedersin. Bu reddiyeler zavallı bir varlığa anlam kazandırmaktan daha başka bir şeydir. Biz aciz canlıların romantik anlam arayışı ezen ezilen ilişkileri, mit hikayeciliği ve binlerce din yaratmaktan öteye götürmedi bizi. Benim anlatmak istediğim şey varolduğunu en canlı şekilde duyumsamak, kendine dokunabilmek ve her dokunduğunda kendini yok etmek ki tekrar varetmeye çalışırkenki huzursuzluğun tekrar tekrar benlik kazandırmaya çalışması varlığına. 

İşte varoluşum bu şekilde maddeleşirken sahip olduğunuz bütün değer yargılarınıza kurduğu karşıtlıkla da benlik kazanıyor. Dokunabilmek, koklayabilmek, sevebilmek, anlamaktan imtina etmek (varolanı anlamaya odaklandığım her an saygıda kusur etmeyeceğim anların habercisi oluyor keza), hezeyanlarla dolu toplumsal yaşamın tortularından olabildiğince arınabilmek için yapabileceğim tek elle tutulur şey karşıtlık kurmaktır. Ne demek istediğimi somutlaştırmaya çalışayım. Sen beyaz atının üzerinde zamanın ve mekânın sınırlarına dahil olmanın kör edici mutluluğuyla dolup taşar ve ötekiyle kurduğun uzlaşmacı ilişkilerinin verdiği konforun tadına varırken ben Gregor Samsa gibi ötekinin yüzünde yaşattığım korku ve endişeyi her gün tadıyorum. Pek tabiidir ki ben de gün içinde dokunmadığım hemen herkesle uyum geliştiriyorum ve bu bana bir böcek olduğum gerçeğini unutturuyor; fakat dokunmaya çalıştıklarımın kurgusal gerçekliklerine geri dönüş için gösterdikleri ivmelenme hızları o kadar baş döndürücü oluyor ki tüketimin en gaddarcasını iliklerime kadar hissediyorum. Böylesi bir yoketme pratiğine sebep olan olguları önüme serdiğimde sanırım en "günahsız" yine ben oluyorum. Türcülük, ataerkillik ve cinsiyet rolleriyle birlikte yaşam bulan iktidarcılık, cinsiyetçilik, seksistlik, mülkiyetçilik ve senin bütün bu "cehennemliklerle" uzlaşmanın sonucunda üzerine oturan durumun tam ismi olan konformistlik dört bir yanımı çevrelemiş durumda. "Ah yine senin şu kavramların" dediğini duyar gibi olmama sebep olacak ama hiç de benim olmayan bu kavramları bir bir sıralamaktan hiçbir zaman çekinmeyeceğim. Unutma ki biz halen batılı felsefe biçiminin kavramsallaştırma yöntemlerine muhtacız. Derrida bile düşünmek ve felsefe yapmak için hatta yapısökümcülüğü anlatabilmek-anlayabilmek için halen bu kavramlara ihtiyaç duyarken senin kavramsallaştırmalara olan alerjin tamamen yoz pratiklerini sözde Derridacı yaklaşımınla meşrulaştırma çabasından başka hiçbir şey değil. Eleştirilerime karşılık olarak çelişkilerinle uzlaşmış bir şekilde ve büyük bir özgüvenle kafanı öne doğru uzatıp dilinden dökülen "sapına kadar kıskancım" ve "valla ben etin her türlüsünü yerim" sözlerinin aymazlık ve kokuşmuşluk dolu yaşamını net bir şekilde özetliyor halihazırda. Bundan dolayıdır ki eskinin devrimcisi, şimdinin beyaz atlı gönül çelici prensi olan sana ve senin gibi bir çoğuna kurduğum karşıtlık beni yaşamda tutuyor. 


Farket beyaz atlı gönül çelici. Benim içine girdiğim senin ise hiçbir zaman yeltenecemeyeğin kaotik yaşamda düğün, nişan, sünnet, hiyerarşi, aile; kısacası gelenek ve devlet yoktur. Eş, dost, akraba düğünlerinde boy göstererek halaylara durup, bu ritüeli gerici olarak görmemek vardır senin değerlerle dolu hayatında. Doğru ya "gericilik de nedir? Bu kavramlar benim için çok anlamsız kavramlar" demiştin bana bir keresinde. Tutum belirlemek için referans noktan da yoktu artık senin. Her ne hikmetse Marksist'tin de sen. Evlenmek, aile kurmak için süsleyip hazır hale getirdiğin beyaz atının eyerinde her an boş bulundurduğun bir kişilik yerin var senin beyaz atlı prens. Ve biricik işin, köhnemiş memurluğunun sonuçlarından olan kısık sesle konuşmaların vardır senin; her zaman etrafı kollar ve temkinlisindir. Keza etrafta bir yerlerde öğrencilerin varsa toplumsal ahlaka ters düşen bir sözünü duymamalıdırlar. Neme lazım başına dert açmamalısın. Çünkü artık dert çekecek bir halde değilsindir. Ununu elemiş, eleğini asmış eski bir devrimcisindir artık. Bütün bunları söyleyerek durumu şahsileştirmiyorum beyaz atlı. Düşüncelerimin somutluk kazandığı bir prototipsin sen sadece. Hatta yoğunlaşmama sebep olduğun için belki de teşekkür bile etmeliyim sana. 


Toplumsal cinsiyet rollerinin tahakküm üretici yönleriyle yüzleşirken cinsiyetin üretilmiş bir bedensel parodi oluşunu, dolayısıyla edimlerden bağımsız ontolojik bir statüsünün olmadığını son zamanlarda kavramaya başladım. Cinsiyet rolleriyle kavgam son bir kaç yılda iyiden iyiye artmaya başlarken sahip oldurulduğum beden hareketlerimden, libidinal durumuma kadar kendime yaklaşımım tamamen yeniden inşaacı bir yaklaşıma evrildi. Judith Butler'ın vurguladığı gibi "toplumsal cinsiyet, bedenin üzerine inşa edilen ve sürekli tekrar ve icra edilen bir kimlik olarak alt üst edici pratiklerle yapıbozumuna uğratılabilir. Kimliği altüst etmek, tekrarlayan anlamlandırma pratiklerinin içinde mümkündür." Peki ben kendimdeki normatif olanla savaşımda bu kadar gözü karayken sen veya senin gibi dilime ve kalemime hedef olan diğer konformistlere karşı nasıl daha fazla toleranslı olabilirim? Üstelik entelektüel bir gevezelikle meşrulaştırmaya çalışırken şu "erkek" pratiklerini. Unutma ki seninle derdim masabaşı Marksistliğinin köylülüğünle çelişmesiyle başladı. Reddiyelerinin olmadığını savunduğun zaman bile endüstriyel gıda üretimine tepkini, cinsiyetçi ve homofobik yaklaşımlara olan mesafeni her fırsatta politik bir gerçekçilikle ifade etmekten de kaçınmıyordun. Toplumsal bir çok yozlaşmayı kucaklayabilmen aşamadığın durumları kabullenmeyle mi açıklanır yoksa son derece bilinçli bir şekilde pespayeliği mi seçiyorsun? Ki yalnızlığı iyiden iyiye bir lüks olarak görmeye başlayan (çünkü yalnızlaştıkça ona sarılmak kaçınılmazdır) bana karşı örgütlemeye giriştiğin bir avuç arkadaşımı alçakça manipüle etmeye çalışarak sinsi erkek-iktidar reflekslerini gösterdin. Ötekinin ötekisi olarak adlandırmıştı beni her tür tahakkümü düşünsel ve yaşamsal olarak reddettiğimi bilen bir dostum. Sanırım haklı sayılır. Yapmaya giriştiğin şey ötekinin ötekisini halihazırda iyice daralmış toplumsal alanından da men etmekti. 


Peki nedir seni beyaz atlı prens yapan? Toprak, kültür, zaman ve toplumla olan güçlü bağın mı? Beyaz atlı prens ironisi, libidinal isteklerini tek eşliliğin mülkiyetçi ve seksist yapısında gizleyen erkeğin, romantik eş masallarının iyiden iyiye edilgenleştirdiği kadını ihtiyaç sahibi haline getirmeye devam eden yönlendirici erkek rolünü açıklayabilmek için kullandığım bir ironidir. Beyaz atlı prens, kabe ihtiyacı devam etmekte olan kadının bu ihtiyacını karşılayandır. Öyleki bu ihtiyacın beraberinde karşılıklı tahakküm ilişkisini getirmesi kaçınılmazdır. Burada en büyük ve bağlayıcı kontrat çiftleşmenin sadece ikili arasında gerçekleşmesidir. Keza penis-vajina ilişkisi üzerinden kurulan bu karşılıklı kontrat erkeğin beyaz atını da kadının romantik aşk sarhoşluğunu da gölgede bırakacak kadar güçlü ve belirleyicidir. O zaman dikkatlice oku beyaz atlı tahakküm kaynağı. Toplumsal cinsiyet mülksüz bir hakikatin önünde yavaş yavaş erirken geceleri seni uyutmayan, "sevdiğinin" içine doğru süzülerek giren ötekinin penisini düşündükçe içine hapsolduğun köhnemiş erkekliğin defalarca yara alacak. Tek tesellim ise bizim olmadığımız bir dünyada bu yaralarının romantik eş-aşk edebiyatına can vermeyecek oluşunu düşünmemdir. Başta da dediğim gibi iyisi mi gel biz kendimize acıyalım. Kendimize acımak sefil yaşamımızı şimdilik daha iyi yapmasa bile en azından içine doğduğumuz gerçeklikle kurduğumuz bağın bizi ne kadar mendeburlaştırdığını farketmemizi sağlayacaktır. 


Aramızdaki en belirleyici fark nedir biliyor musun beyaz atlı prens? Zaman ve mekan algımızdaki farklılık bence. Bir şekilde zamanın-çağın içine tam anlamıyla giremeyişim beni mekanın şekillendirici gücünden alıkoyuyor. Bu kısımda seni anlatmama hiç gerek yok sanırım. Benim ucubeliğim senin "normalliğini" yeterince gösterecektir zaten. Belki benim sana ve genel olarak kültürel edimlere karşı saldırgan tavırlarımı salt yakışıksız bulsan beni muhatap bile almayacak ve karşıtlık örgütlemek için kıymetli zamanını boşuna harcamayacaktın. Bu anlamda yanılgın çok büyük bence. Yanılgın benim yolumu da seninki gibi güçlü normatif belirleyenlerin çizdiğini düşünmen. Toplumsal belirleyicilerin kudretini bildiğim için bunu düşünmenin kaçınılmaz olduğunu anlayabilirim fakat aynı belirleyenlere dahil olabilme dinamiklerimizi gözden kaçırıyorsun. Bu durumu kendimi yüceltici bir manada kullanmıyorum. Aksine içimdeki ve etrafımdaki tahakküm üretici bütün normlarla çatışmak beni her anlamda tükettiği için yücelmek şöyle dursun senin gibi keyfini süremediğim zamanın ve mekanın daraltıcılığında boğuluyorum. Belki de senin şahsında tüm huzur avcılarını kıskanıyorumdur. Kurduğunuz kör edici netliklerle dolu yaşamlarınızı, ben okuyunca karşıtlıklarımı arttıran kitapları pratiklerinizi meşrulaştırma araçları haline gelebilme becerinizi, dönemin ruhunun içinde kaybolabilmenizi, masa başında toplumsal özgürlüğün önündeki engelleri pek güzel sıralarken içinizdeki cinsiyet belasıyla boğuşmayı zor görüp ben buyum diyebilme aymazlığınızı kıskanıyorum. Neden mi kıskanıyorum. Çünkü edindiğim her dert anksiyetelerimi arttırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Ve evet bu mektup kendimi rahatlatma aracıdır. Tıpkı resim yapmanın benim için büyük bir rahatlama aracı olması gibi. İfade etme isteği, öz savunma veya kestirme yoldan mastürbasyon da diyebilirsin. İnsandan yana bende oluşan her hayalkırıklığı tek rahatlama kaynağım olan sanata dört elle sarılmama yol açıyor. Sınırsız bir özgürlükten faydalanıyorum o zaman. Örneğin seni hatırladığımda gerici kültürdeki yiğit-erkek destansılaştırmasında önemli yeri olan bir at figürü, sonra iradesi çoktan alıkonulmuş, bekleyeni oynayan kadının hayalindeki erkek-prensi resmedebiliyorum. Çocukluğumda evimizin duvarında asılı duran üzerinde bir kadını beyaz atının eğerine atıp kaçan erkek figürlü halı kalmış aklımda. Tanık olduğum tüm pratiklerinden yola çıkarak, o halının da hatırlatmasıyla seni rahatlıkla o erkeğin yerinde resmedebiliyorum. Binlerce yıldır devam edegelen bu köhne kültürün "modern yaşamdaki" karşılığında somutlaşman acı ama adı konulabilen ve resmi yapılabilen bir gerçek maalesef. 


Ben tüm olan bitenleri böyle değerlendiriyor ve böyle resmediyorum beyaz atlı prens. Senin muhakkak ki kendini yazdıklarımdan ayrı bir yerde konumlandıracağın düşünsel çözümlemelerin vardır. Muhtemelen bu mektubu okuduğunda sende karşılıkları çoktan hazır olan düşüncelerim yüzünde kurgusal sırıtışlara sebep olacaktır. Performatif bedenin, pratiklerinle bir bütün olan erkekliğinin sancısızlığıyla bir sonraki zaman dilimine adaptasyonunu hemen sağlayacak ve bildiğin hayata kaldığın yerden devam edeceksin. Ben ise  kurgusallıklar içinde en basit rolü bile ezberlemekte güçlük çeken bir figüran amatörlüğünde yaşamda tökezlemeye devam edeceğim. Tökezlediğim her an beni kaosun belirsizliğine sokacak ve gittikçe artan huzursuzluğum çelişkilerimle uzlaşmayı öğrenmemin önündeki en büyük engel olacak.  



 


Yorumlar