Boşluk


Tuzlu bir tat, kaynağından süzülüp akan ılık bir şey, biraz vıcık kıvamı, ağzına damlarken onu havada yakalayıp tadın membağına gidiyor dili. Daha da yoğunlaşıyor tat. Göz yaşını hatırlatıyor ona. Gözlerinden ağzına doğru süzülen, dudaklarına ulaştığında diliyle tattığı; fakat ekşimsi, oldukça ıslak... Islaklıkta yaşam var, haz var, acı var; ıslaklıkta burukluk var. Arada kalmak, emin olamamak nemlidir. Oysa ıslaklık nefes aldırır. Bırakılmak istenmeyen her şey ıslanınca nefes alır, burulur, açılır ve yine nefes alır. Ter... O da tuzlu ve ıslak ve şimdi her yerlerinden sular seller gibi akıyor. Beklemiyorlar, arada kalmıyorlar, suluyor ve içiyorlar. Bazen hırçın, bazen yumuşacık suluyorlar. Tüm uzuvlarını kaplayan ıslaklık kaynaşıyor, birleşip akıyorlar birbirlerine, fokurduyorlar. Zaman da fokurduyor onlarla. Fokurdarken yavaşça durağanlaşıyor zaman, akmamaya başlıyor sonra. Onlar ise oluşuyorlar, birleşiyorlar, kopuyorlar. Tekrar tekrar oluşuyorlar. Oluşurken hiç kimseleşiyor ve hiçbir şeyleşiyorlar. Var olurken saydamlaşıyor, geçirgenleşiyor, aynı anda kristalleşiyorlar. Gözler kapanıyor, açılıyor, gözler hüzünleniyor, seviniyor. 


Gözlerini öpüyor onun. Doymuyor, yutmak istiyor. Göz kapaklarının incecik derisinden göz bebeklerinin oynadığını hissediyor dudaklarında. Yavaşlıyor ve gözbebeklerini içiyor, hızlanıyor ve fışkırıyor. Hırıldıyor, hırıldıyorlar. Kesilip kenara atılmış bir koyun başı gibi düşüyor yastığın kenarına başı. Boşluğa doğru bakıyor gözleri. Şimdi, şu an, bir anda oluyor her şey ve bir anda yok oluyor. Kenara itiliyor. Terli bir kol hissediyor boynunda ve bir bacak sarılıyor bedenine. Kafası kesilip kenara atılmışların sayısı iki oluyor. İki henüz var olmuşken yokluğu iliklerine kadar hisseden beden... Ayaklarını hissetmiyor. Boşluğa dalmış gözlerini ayaklarına çeviriyor, oradalar. Bir başka bacak daha görüyor bedenine sarılmış, ıslak ve soğuk. Uzunca bir süre bakakalıyor ona. Zaman acıma duygusuyla geri geliyor. Bedenine takılı kalıyor şimdi gözleri. Acıyor ona. Zavallı bir bedene hapsolduğunu hissediyor. Hapsolan ne? Yanıtlanmadan dağılıyor her şey zihninde. Acıma hissi dağılmıyor ama. Az evvelki hırçın oluştan eser yok. Sıska bacakları arasında içine doğru büzüşmüş bir et parçası var. Demin de vardı ama oluşmuştu, kılıç kuşanıp savaşa girişmişti. 


Doğrulmak istiyor, başaramıyor. Üzerinde ağır bir beden, üzerinde kendi bedeni, bir kol ve bacak. Hiçbir zaman bu kadar ağır hissetmediğini hatırlıyor. Çokça şey hatırlıyor. Uzun zamandır yaşadığını, yediğini, içtiğini, seviştiğini, kazanıp kaybettiğini, ağladığını, incindiğini, kendini sevdiğini, kendinden nefret ettiğini, insanları sevdiğini, onlardan nefret ettiğini, amaçlar edindiğini, amaçlarından caydığını, ilkelere tutunduğunu ve onları çiğnediğini, yalanlar söylediğini, doğrulara boğulduğunu, yaşamayı sevdiğini ama bunun dayanılmaz olduğunu, geçen saniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri, yılları hatırlıyor;  şu an önceleşince kendini fark ediyor. Peki var mıydı gerçekten? Ona sarılan bedenden varmış gibi hissediyordu. Varsa buna nasıl dayanılırdı? İşte yine bedenini yatağa çivileyen o katlanılmaz baş ağrısı. Boşluğun peşi sıra gelirdi her zaman bu ağrı. Farkında olmasa var olduğunun, ağrısı dinecekti belki de. Fiziksel bir acıyla harmanlanan varoluş sancısının dayanılmazlığı altında zihni ve bedeni eziliyordu. Şimdi ya da herhangi bir akışın içindeki bilinmez zamanda sancıları hafifledi, arttı ve tekrar hafifledi. Bilinmez bir zamanda boynuna sarılı kolu ve bacağı yavaşça kaldırırken üstünden, yanında uyumakta olanın yüzüne takılı kaldı gözleri. Apak yüzünü gölgeleyen saçları, alnından aşağı doğru süzülen kana benzer bir kızıllıktaydı. Ritmik nefes alış verişlerini dinlemeye koyuldu. Neredeyse aynı zaman aralıklarında gerçekleşiyordu nefes alış verişleri. Kısa bir süre havayı içine çekiş ve sonraki sürede bırakış. Düzenliydi. Vücudun yaşaması organların belirli bir düzenle hareket etmesine bağlıydı. Şu anda da bu oluyordu. Zihni karmakarışıktı. Vücudu bulunduğu yere adapte olabiliyorken "o" neden olamıyor, oluşamıyordu? O, vücuttan bağımsız, ete kemiğe bürünemeyen bir varlık. Olan şey "o" idi. Olan şey et ve kemik değildi. Et ve kemik düzenliydi, o ise karmakarışık. Var olduğunu unuttuğu her an et ve kemik düzenliliğine bürünüyordu. Şimdi, herhangi bir akışta ağzından hep aynı sözcükler fısıltı şeklinde dökülüyordu:


"Unutmalı, unutmalı, unutmalı…"


Varlığının eziciliğini unutmaya çalışırken hoş bir koku yanında, hemen sol tarafında, sıcaklıkla birlikte ona doğru akıyor. Yüzü kokuya yöneliyor, en derinlerine, beyin hücrelerine kadar yayılan, uyuşturan, sarhoş eden hoşlukta... Karanlığın içinden süzülüp yanındakinin yüzünü okşayan ay ışığı daha önce farkına varmadığı yüz hatlarını gösteriyor ona. Göz kapaklarından başlayan incecik bir kırışık gözlerinin kıyısında derin bir yarığa dönüşüyor, elmacık kemiklerine doğru takibi çok zor bir görünmezliğe bürünüp dudaklarının kenarındaki minicik oyukta sonlanıyor. Ağzının yarım açıklığından akan sıvı bu oyukta birikiyor, çenesinden akıp yastıkta emiliyor. Yüzü yüzünde şimdi. Temas etmeden olabilecek en büyük yakınlık ve en küçük boşluk... Şimdi kokusu dolduruyor boşluğu ve mevsimler can buluyor burada, fırtınalar, savaşlar, kıyımlar, hastalıklar, yok oluşlar; her şey tekrar ve yeniden başlayıp bitiyor. Koku tazelendikçe gövdeler peşinden atlıyor ve sıkışıyorlar boşlukta, başlar kopuyor sonra gövdelerden, havada uçuşuyorlar. Başlarda korkudan fal taşı gibi açılmış gözler...  Ama halen umutlular. Görüyorlar artık çok geç olduğunu, anlayan gözlerle bakışıyorlar. Sonra ayaklara bakıyor gözler; ayaklar direniyor. Gözler ölüm uykusunu tadınca ayaklar duraksıyor ve bir anda karanlığa dönüyor her yer. Karanlık boşluğa doğru akan sıvıyla yıkanıyor sonra. Boşluk kapanıyor, dudakları dudaklarında şimdi. Öpmüyor, dokunuyor. Dudaklarından dudaklarına doğru yayılan sıcaklıktan var olduğunu fakat eksik ve kırılgan olduğunu hissediyor. 


Eksiklik... Hiçbir zaman peşini bırakmayan, varlığın ihtiyaç duyduğu, onu yaşatacak olan şeylerin eksikliği; etrafında dönüp duran arzu, tutku, istek, umut gibi şeylerin. Bir yemek gibi pişirilirken lezzeti unutulmuştu onun. Bu sebeple etrafında dönüp durana dahil olamıyordu. O sadece vardı. Varlığa ne ara lezzet eklenmişti? Varoluş salt bir oluşken bu anlamlar dünyası niyeydi? O bu kadar eksik hissediyorken nasıl herkes ve her şey tamamlanmış olana dairdi? Gördüğü şey, herkesin büyük bir hızla bir diğer oluşla tamamlanıyor oluşuydu. Tamamlanmak, olmuş gibi hissetmek ile aynı şeydi belki de. Yanılmak, esaret altında özgür olduğunu düşünme yanılgısı gibi. Bu yanılgılar dünyasında varlığının ağırlığını duyumsamaya başladığından beri yalnızlaşmak kaçınılmaz olmuştu onun için. Artık varoluşa sırf var olduğundan dolayı sevgi besleyemiyor ve hiçbir dünyevi koşul ötekiyle ilişkisinde belirleyici olamıyordu.


Bir keresinde, "Yayından fırlamış ok gibi yaşamak nasıl bir his?" diye sormuştu birine. Yayı yaşama sebebi, ok gibi ileri doğru fırlamayı ise nedensellikten doğan hareket olarak imgelemişti. Aslında yay da ok da varlıklarını yanılgılar dünyasının öze duyduğu ihtiyaca borçluydu. Yaşamak için ihtiyaç duyulan şey sebepti. Sebep varsa bütüncüllük vardı. Yapılması gerekenler olma sebebiyle bir bütünlük kurabildiğinde her şey olması gerektiği gibi oluyordu. İnsan çalışmalı, kazanmalı, sevmeli, aşık olmalı, savaşmalı, inanmalı, kutsanmalı, birlik olmalı, yani bütün bunlarla bir hayat sürmeliydi. Tüm bu oluş halleri eksikliği hissettirmeyecek bir kolektif bilince gizlenmişse eğer, benlik hangi ara varlığın dayanılmaz acısını hissedebilirdi? Oysa acımalı. Kendine acımalı. Kendine acıma duygusu olmayanların ötekine acımasını inandırıcı bulmamakla beraber bu durumu, tökezlemeden yaşamak isteyenlerin kendine acıma duygusundan kaçışı olarak görüyordu. İnsanlar bir şekilde acınacak hallerini öteki ile örtüyorlardı. O ise her an varlığının acıklılığının karşısında durup ona göz yaşı dökebiliyordu. Ölümden ziyade var olmanın kendisine acıklı türküler yakabilirdi mesela. Yaşam, gücünü var olmanın acıklılığından alsaydı eğer yanılgılara ihtiyaç duyulmadan yaşanabilirdi belki de. O zaman o da oktan fırlayan yaylarla bu kadar çatışmaz, bunun sonucunda bu kadar yalnızlaşmaz ve var olmanın acısına hep birlikte türküler yakıp söyleyebilirlerdi.


Şüphesiz az evvel, bedenindeki hazzı en üstlere çıkartan varlık da bir çoğu gibi acınası bir zihinde birikmiş duygusal açlıktan doğan köhne ihtiyaçlarla, amaçsız bir zaman akışı içinde var ediyordu kendini. Duygusal açlık evlerde, sokaklarda ve kent meydanlarında cirit atıyordu.  Duygusal ihtiyaçların bir çoğu ötekinin arzularının taklidiyle oluşuyordu ona göre ve böylesi birbiri ardında devinen bedenlerin gizlediği zavallı ihtiyaç sahipliğinin var ettiği anlamlar dünyasında yaşama dahil olunuyordu. Gel gör ki oluşmuş anlamlar dünyasına gözünü kırpmadan dahil olanlara acımakla birlikte, içten içe bir çeşit kıskanma da barındırıyordu içinde. Kıskandığı şey diğerlerinin gün aşırı tazeledikleri yaşama tutunma heveslerinin sebebi olan o kör arzularından süzülen sahte huzurdan başka bir şey değildi.  Sebepsiz var olurken var oluşu iyi hissettiren hemen her şeye hunharca tutunabilmek, benliğini yüceltmek, kendini doğanın vazgeçilmez bir parçası olarak görmek ve hatta kendini diğer tüm varoluşların üzerinde görmek için budala bir yaşam sevinci ve bununla birlikte sonsuz bir arzu gerekirdi. Ancak o zaman "hakikatin" kan dondurucu gerçekliğindeki hiçlik önemsenmezdi. "Ben de arzulamalıyım." diye düşündü; yaşamayı, aşık olmayı. Bunun için tinsel bir oluşa yönelmeliyim. Aklı rasyonalitenin kan dondurucu gerçekliğinden çıkarıp aşkın olana yönelmeliyim. Fakat aşkın olan insan aklının "hakikatten" kaçarken sığındığı, hakikat geçirmez bir zırhtan başka ne olabilirdi ki? Bunca zamandan sonra anladığı şey, olan biten her şeyin su götürmez bir gerçeklikler dizisinin tekrarı şeklinde var oluyor oluşuydu. Gerçeklikler, doğum ve ölüm gibi zamanın akışına bir dahil olup bir yok oluyordu. Ereksel hiçbir nedene bağlı olmadan sadece akışta sürekliliğin birer yansımasından ibaret olmaktı bu. Ama arzulamak için amaçlara ihtiyaç duyulurdu. İnanılacak türden amaçlara. Amaçlanmak, varoluşa yok oluşu unutturan sebepler atfetmekle olur. O zaman sadece olana yoğunlaşmalı. Ama olan şey de kaçınılmaz olanla, yani varoluşun dayanılmaz hüznüyle buluşuyor her seferinde. 


İşte şimdi içinde yapışkan, içe içe geçip ayrışarak oluşan bir hüzünle dolup taşıyor. Hüznün kıvamında ve görüntüsünde berraklık yoktur. Hüzün salya gibidir; tiksindirir, görünmek, bilinmek istemeden önce arzuların haykırışlarını saklar içinde. Sürekli bir açlık halinde kavramaya ihtiyaç duymadan besler kendini. Doymaz. O hep vardır sanki. Olan her şey ona dahil olur, o olan her şeyde saklanır ve taşma anını bekler. İşte şimdi taşıyor gözyaşlarıyla. Kime dökülüyorlar peki? Kendine mi? Belirsizliğin içinde büründüğü şu oluş hallerinin olmak için gösterdiği gayrete mi? Oysa yaşamın yeşerdiği her an, ölüm de davetiyesini alır. Bu saatten sonra varlık ve yokluğun kadim dostluğunu kim bozabilir? Ürpermeli o zaman. Ürpermeli ve ağlamalı. Tam şu anda, onunla birlikte eskiyen şu köhne ve karanlık odada, daha demin üzerinde yaşamı yeşerttiği nice tutkulu sevişmelere yataklık etmiş şu kırık dökük yatakta gözyaşları akıtırken diğer her varoluş da ona dahil olmalı. Olmalı ki olmanın kendisi anlamsızlığında boğulsun. Var oluşmuşların ölüme yaktıkları ağıtlar, yaşamın kandırıcılığına yakılmalı artık. Her şey çok ürpertici olmalı bir de; ağıtlar göğe doğru yükselirken gözlerden dökülen yaşlar kentin sokaklarında sel olup varoluştan yok oluşa doğru akan nehirlere dönüşmeli. Sonra bu nehirler kent meydanlarına doğru akmalı. Ama akış durmamalı ve kent meydanlarındaki göller en devasa yapıların boylarını aşmalı. Ancak o zaman varoluşa dair her şey gözyaşı göllerinde boğulur. Ve sular çekildiğinde hayaletlerle dolar sokaklar, tatminsiz ruhlarla. Bir ileri bir geri tıpkı şimdinin var oluşmuşları gibi dolanır dururlar. Bir şans daha isterler zamandan. Yeniden bir bedene sığınmak isterler. 


Yok oluşa dokunabilirmiş gibi bir his var şimdi içinde. Var olan her şey gibi yok oluş da var ve sürekli peşinde. Şu an gelse, şu aidiyetsiz bedenine doğru yaklaşsa; ayak parmaklarında hissetse önce onu, oradan bacaklarına yayılsa soğukluğu. Sonra bedeni ürperse ve bilinci ortak olsa bu ürpertiye. Var olduğu bütün zamanlar harmanlansa; tattığı bütün kokular, bedenler, arzular, zevk anları, acılar, yetersizlikler, çabalar, coşma halleri iç içe geçse olacak olan şey yine yok oluştur. Unutsa olduğunu, pencereden içeri sızan şu ılık esinti mevsimlerden bahar olduğunu ve yine her yerde yaşamın tohumlarından fışkırdığını göstererek hatırlatacaktır var olduğunu ona. O zaman çürümüşlüğünü yeni yaşamların gölgelerinde saklamalı. Çünkü oluşana, yenilenene, doğana ve fışkırana dair her şey mide bulandırıcı olsa da gölgelerinde sakinlik vardır. Fakat mezar taşlarının gölgeleri daha sakin ve iddiasızdır. Hem hüzünlenmiş, korkmuş ve kendine acımışların anılarını taşır mezar taşları. Yok olanın gezegendeki son durağına kara bir taş koyup, "Bir zamanlar sen de vardın ve sen de hiç yok olmayacakmış gibi var ettin kendini." denir. Zamanın ileriki bir diliminde ölümü tadacak bir bedeni taşımanın zorluğunu kirişi koparanlar iyi bilirler. Onlar için varlığa verilecek herhangi bir anlam, onun mutlak anlamsızlığını bozamaz. O zaman varlık kendini duyumsarken kaçınılmaz yok oluşu da duyumsar. Sonra bekler. Beklerken yaşamın aldatıcılığı bazen baskın gelir ve kaybolur. Sonra yine tıpkı onun şu an yaptığı gibi sadece bekler. 


Bekleyişi uykuya doğru akıyor. Beklerken göz kapakları iyice ağırlaşıyor ve pencereden içeri dolan yoğun erguvan kokusuyla birlikte hoş bir esinti yüzünü okşuyor. Küçük bir tebessümle karşılıyor bu okşanışı. Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelirken vücudunun her zerresine işliyor bahar. Kokular artıyor, kokular karışıyor birbirine. Lavanta karışıyor erguvana. Seyri hoş bir dans tutturup odanın içinde dönüp duruyorlar esintiyle birlikte. Her yer yaşamla ve onun uyuşturan kokusuyla doluyor. Uyuşuyor, mayışıyor, damarlarına yoğun bir haz yayılıyor. Kokuların kaygısız dansına katılıyor o da. Şimdi birlikte dönüp duruyorlar günün ilk ışıklarının aydınlattığı köhne odanın ortasında. Önce erguvana sarılıyor sonra lavantaya, sonra esinti sarmalıyor onları, iyice yakınlaştırıyor. Bedensiz, ağırlıksız, rüzgarda uçuşan bir yaprak gibi oradan oraya savruluyor. Varoluşun katlanılmaz ağırlığını üzerinden atıyor ve zaman onu yokluğun dinginliğine davet ediyor. Dinginliğe doğru akarken yatağın üzerinde doğrulmuş onu izleyen kendini görüyor. Göz göze geliyorlar. Oluş halinde olan kendindeki acınasılık, bir anda yoğun bir hüzünle çevreliyor onu. O ve olduğu şey arasındaki gerginlikten doğan kaos baharın aldatıcılığını yerle bir ediyor. Şimdi her şey gerçekliğin mide bulandırıcılığı ile yıkanıyor ve hiçliğe çağırıyor onu. Varlık da hiçlik de hemen karşısındaki acınası bedene sıkışmaya zorlanıyor. Tüm tinsel çağrışımlar tekrar bedenselliğe hapsolmaya başlayınca yaşam da aldatıcılığını yitiriyor. Artık her şey daha berrak ve hüzünlü. Her şey ölüm gibi net ve keskinken uykunun ağırlığına yenilmek üzere olan zihnindeki son bilinç kırıntıları ile şunları mırıldanıyor:

"Bahar ayları ölüm ayları. Kandıramadı yine beni baştan başa yaşamla dolmuş diğer her şey ve herkes. Zamanın birinde ölmüştüm sanki. Üzerime atılan toprağın soğukluğunu kokmaya yüz tutmuş bedenimde hissederken bir anda hatırlayıvermiştim önümüzdeki ayların bahar ayları olduğunu ve bahar ayları ölümle eş değerdi artık benim için."









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hozan Serhat, Bir Özgürlük Arayışçısı

Müzikte Anlam Arayışı