Müzikte Anlam Arayışı
“Müzikten bekleneni yerine getirmek insan harcıdır ancak doğadaki tüm seslere elbet duyarlı ama üstelik bütün bunları düzene sokma gereksinimi duyan ve bunun için çok özel bir yeteneğe sahip olması gereken bir insan gereklidir. Bundan şu sonucu çıkaracağım: Ses öğeleri ancak düzenlenerek müzik oluşturur. Bu düzenleme de insanın bilinçli etkinliğini önceden varsaymayı gerektirir"
Genel olarak sanatın ilk oluşum evrelerine bakma isteğimiz bizi insan bilincinin temel bilişsel aktivitelerinin soyutlama yeteneğine kavuştuğu primitif zamanlara götürür. Yani sanat - insan ilişkisinin ontolojik bağlamına eğildiğimizde Sapiens'in Sapiens Sapiens'e dönüşme süreciyle bizzat bağlantısını yakalayabiliriz. Mağara duvarlarındaki resimler gördüğünü birebir çizen insanı değil gördüğünü hafızasına kaydedip onu yorumlayan insanı anlatır. Görülen şey varolanı anlatabilir fakat duvara aktarılan şey varolanın farkında olan insanın; yani onu düşünenin, onu tekrar tekrar ve istediği şekillerde tasarlayabileceğinin farkında olan insanın imgeleminin bir sonucudur. O zaman şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: sanatla tanışan bilinç, düşündüğünün de farkına varabilen bir bilinçtir. Bundan sonra hemen her insan, varoluşunun ağırlığının altında anlama, anlamlandırma, soyutlama ve var etme eylemleriyle bizzat ilgili olmaya başlar. İnsanın insan olma sürecinde artık en etkili mekanizma sanattır; yani resmetmek, melodi yapmak, öykülemektir. Ve bu mekanizma, insan topluluklarının bir arada yaşayabilmelerini ve "doğayı şekillendirebilecek kudreti" kendilerinde görmelerini sağlayan efsaneler, mitler ve destansılaştırmalar ile bugüne kadar geldi. Peki "modern insan"ı var eden bu yoğun zihinsel yaratım süreci günümüzün yaşamsal çelişkileri içinde tam olarak nerede duruyor? Açıkçası bu soruya cevap aramak açısından yoğunlaşmamı epey kıymetli buluyorum. Bu yoğunlaşma, sorular sormak ve onlara cevaplar aramaktan aciz bırakılmış "modernite insanı"nın gerçeklikle yüzleşmesi olabilir pek tabii. Gerçeklik, çoğu zaman bir kılıç darbesiyle tam ortasından yarılmayı hakediyor bence. O yarıktan yüzümüze, bedenimize doğru yayılacak "hakikat"in ısısını hissedebiliriz böylelikle.
Benim üzerinde durmaya çalışacağım detay; günümüzde sanatın tespit yapma, anlamlandırma ve kavramsallaştırma ile kurduğu bağla ilgili olacak. Bunu da müzik bağlamında ele almak niyetindeyim. "Sanat büyük bir ifade alanıdır" mottosuna içerden bir gözle bakmaya ve özelde müziğin onunla hemhâl olana nasıl bir ifade alanı sağladığı ve sınırlarının nereye ulaşabildiğini anlamaya ve anlatmaya çalışacağım. Varlık, anlamlar dünyasında var olur olmaz bütünün parçası ve adeta eksiğin tamamlayıcısı rolüyle donatılır. Böyle bir donatılmışlık onun ondan bağımsız bir şekilde var olana dokunması ve onu anlamlandırması önündeki en büyük engeldir. Anlamlar dünyasında hemen her şey kavranmış ve bir şekilde var olacak olan beklenmeye girişilmiştir. Dolayısıyla varoluş, bir eylemden çok durağanlığı hatırlatır. Yerine konulmuş bir biblo, odayı aydınlatan bir lamba veya çalınan bir gitar...Bütün bu örneklerimde eylem onu var edende somutlaşır. Yani hareketin kendisi zamanın belirleyenlerinde, oluş ise tıpkı bir şelale gibi kütle çekimine maruz kalan varlıkta hapsolur. Varlık, yani salt oluş, eylemsizliği bir tek ters yüz ederek aşabilir. Bu da tekrar ve tekrar anlamlandırma çabasıyla mümkündür. Burada ihtiyaç duyulan şey, var etme veya yok etme isteğidir. Böylelikle iki şekilde de varlık içine konulan fanustan taşma pratiğine kavuşur. Yıkılanın ihtiyaç duyduğu şey, tekrar ve yeniden yaratımdır. O zaman şunu açıkça söyleyebiliriz; olan biteni yeniden ifadelendirme isteği varlığı somutlaştıran ve edilgenlikten alıkoyan en büyük güçtür. Ve varlığın sanatla kurduğu bağ da somutlaşmak, eylemselleşmek; yani akışa etkide bulunma isteğinden başka bir şey değildir. Buna fanustan taşma isteği de diyebiliriz. Binlerce yılda duvarlarını en güçlü şekilde örmüş, yolları alternatifsiz, gözleri kör edecek netlikle çizilmiş insanlık edimleri ile varlık arasındaki çatışma ona yeniden yaratımın kapılarını sanatla aralar. Varlık, sanatla kurduğu bağla benlik kazanır ve oluşma yoluna girer. Peki genelde sanat, özelde ise müzik -bu yazının müzik ve anlamlandırma üzerinde ilerleyeceğini belirtmek isterim- olan biteni anlamlandırmak ve ifadelendirmek için yeterli midir gerçekten? Bundan pek emin değilim ve tam olarak bunu irdelemek isterim.
Sanatın bütün dallarına genel ve kategorik bir bakış atmak oldukça zor ve çok daha yoğun bir derinleşmeyi gerektirir. Bu yüzden benim daha fazla ve haklı olarak derinleşebileceğim müzik üzerinden bir bakış geliştirmeye çalışacağım. Müzik, ona dahil olana veya dokunabilene bir hayli güçlü bir yaşama ve var etme tutkusu kazandırır. Bundan yana bir kuşkum yok; fakat onun güçlendirdiği benliğin kendi dar alanına hapsolmuşluğunun, dil ve anlatımdan, düşünsel derinlikten ve kavramsallık yaratma gücünden önemli ölçüde mahrum kalabildiğini düşünüyorum. Çevremde gördüğüm neredeyse tüm müzik icracıları ve yaratımcılarındaki ortak özellikler bende müziğin yaşam için yeterli bir ifade ediş gücü sağlamadığı düşüncesini oldukça güçlendiriyor. Yukarıda da belirttiğim gibi halen dil ve anlatım, bununla birlikte yazma eylemi en güçlü oluşma durumudur. Buna oranla müzik, benlikten süzülen coşkunun veya hüznün; yani bireyin boşalma isteğinin ortaya çıkardıklarıyla direkt ve organik bir bağ içindedir. Bu çoşma hali, hakikate ulaşma isteğini hiç ama hiç barındırmayabilir. Benlik tatmininin dar ve karanlık odalarından açığa çıkanın yaşamda olan biteni anlamak ve anlamlandırmakla ilişkisinin zayıflığını görmemiz hiç de zor değil. Düşün dünyası fikirlerin ona dokunabilende somutlaşması, onu özümseyebilende yaratıcısını anlayabilmesi ile nesnellik kazanabilir fakat melodiler hiçbir zaman nesnellik kazanmaz, yaratıcısından çıktıktan sonra atmosfere yayılan ses frekanslarıdırlar artık. Ulaştığı benlikleri kendi karanlığında orgazma kavuşturur. Yaratıcısının isteği de hiçbir zaman anlaşılmak olmayabilir. Bir gıdım beğeni bile bir sonraki üretimine başlamak için yeterli olacaktır. Tıpkı resim gibi, ortaya çıktıktından sonra onu yaratanın iç dünyasından alelacele çıkar ve ona bakanın dünyasında yorumlanır. Sadece çok sonradan yaratıcının hayatından kesitlerle anlamaya çalışılır.
Geçmişin yetenek kutsayıcılığının oluşturduğu hiyerarşi müzik üreticisini "müzik tek başına yeter" yanılgısına sürüklüyor. Genelde sanata atfedilen anlam yaratıcısından öte ve üretilenin aşkınlığıyla ilgilidir. Bu durumun eskinin modernist, yapısalcı üst anlamcılığının bir sonucu olduğu apaçık. Bu anlamda müzik üretimine post yapısalcı bir perspektifle yaklaşıp, mümkünse onun göndermeler ve anlamlar dünyasının mitlerinden ne derece beslendiğini keşfedip, değişen toplumsal dinamikleri ve onun ortaya çıkardıklarını anlamada yetersiz kalan benliklerden açığa çıkabildiklerini anlamamız gerekiyor. O zaman müzik üreticisini ele alırken maruz kaldığı toplumsal dönüşümleri ve devasa tüketim endüstrisinden bağımsızlaşmasının zorluğunu; bununla birlikte üretim dinamiklerini oluşturanın kristalize bir benlik arayışı olmayabileceğini düşünebiliriz. Açıkçası müzik üreticisi fanustan taşma isteğinden ziyade orada en iyi şekilde kalabilmek isteğiyle donanmışsa eğer, açığa çıkardığı üretimin teknik ve sanatsal bağlamıyla ilgilenemediğimi belirtmek isterim. Theodor W. Adorno'nun müzik-tüketim ilişkisi ve onun toplumsal bağlamı konusundaki düşüncelerine biraz yer vermek isterim.
"Yabancılaşma sorunu, toplumsal olarak oluşmuş bir sorun olduğu için, müziğin içinde
değil, toplumsal bütünün içinde ele alınmalıdır. Çünkü yabancılaşma bu bütünlüğün değiştirilmesi ile çözümlenebilir; bu iş de, müziği aşar. Bu nedenle, müziğin, kendi yabancılaşma durumunu sona erdirmek ve onu aşabilmek için toplumsal sürecin
değiştirilmesine müzik olarak müdahale etmesi gerekmektedir." Açıkçası Adorno'nun meseleyi toplumsal bağlamıyla ele alıp müziği sadece etkilenen olarak görmesi fikri benim pek de yakın durmadığım bir fikir. Halihazırda yabancılaşma meselesini de işin içine katarak özcü bir yaklaşımdan geri duramıyor. Elbette toplumsal dönüşümler ve üretim-tüketim dinamiklerinin müzik üretimi üzerindeki yozlaştırıcı etkisini yadsıyamayız fakat bu durumu irdelerken üzerinde durulması gereken asıl detayı; yani süregelen kendi alanında büyümüş müziğin, üreticisini düşünsel bağlamdan koparıp onu o alanın teknik ve estetik detaylarına hapsedişini gözden kaçırdığımızı düşünüyorum. Adorno'nun toplumsal sürecin değiştirilmesine müzik olarak müdahale anlatımı her zamanki gibi üretilen ile üreteni birbirinden ayıran bir anlatımdır. İşte benim karşı durmaya çalıştığım şey tam da bu noktadır. Üreticisinden bağımsızlaşmasının sebebi müziğin sanat dalları arasındaki en soyut anlatım olmasıyla ilintili olabilir fakat bu bile onu, onu üretenden bağımsızlaştıramaz ya da bağımsızlaştırmamalı. Yabancılaşmanın (özcü bir anlatımla) asıl kaynağını soyut olanın varlıktan uzaklaştırılması, böylelikle varlığın yaşamdan, onun yükünden ve sorumluluğundan kaçışı olarak değerlendirebilirim. Toplumsal yaşamın bağrında filizlenen iktidar ilişkilerine karşı birikmiş bir karşıtlığın melodilere yansıyıp yansımadığını bile o melodilerin yaratıcısından öğrenebiliriz. Yani o melodileri yapma motivasyonunun altında yatan dinamikleri ve beslendiği çelişkileri yaratım sahibi dil ile ifade etmekten başka hiçbir yola sahip değildir. Hal böyleyken yaratım sahibi yaratımını salt müzikal bağlamla değil ontolojik ve toplumsal bağlamla da desteklemelidir. Keza yaratım, dinleyicinin onu konumlandırdığı yer ve anlamdan ibaretse eğer yaratıcının ifade dinamiği yaratımın bağlamından oldukça uzaklaşabilir.
Geçtiğimiz dünya savaşlarının ardından modern, pozitivist düşüncenin ve batılı metafizik felsefenin postmodernist olarak anılan Fransız felsefecilerce önemli ölçüde altı oyuldu. Özellikle 2.Dünya Savaşı'ndan sonra kapitalizmin hakimiyet alanını iyiden iyiye güçlendirişi, tüketim kültürünü benliğin vazgeçilmez bir parçası haline getirişindeki başarısı ve iktidar ilişkilerinin oluşturduğu anlamlar bütününün özgür alanları yok edişindeki sinsilik modernist düşüncenin tekrar ve tekrar irdelenmesini beraberinde getirdi. Toplumsal cinsiyet tartışmaları, hiyerarşinin kökenine detaylı bakış, ekolojik toplum düşünceleri sanırım batılı düşünce biçimine indirilmiş en büyük darbedir. Deleuze ve Guattari'nin dili yertsizyurtsuzlaştırma, köksüz bırakma, böylelikle yeni bir yeryurt ve köken arayışı içine girmeleri, Jacques Derrida'nın yapısökümü diğer bütün alanları etkiledi. Peki bu durumun müzik üretimine yansıyışını görebiliyor muyuz gerçekten? Hiç sanmıyorum. Özellikle müzikteki üst anlamcılık kırılmadan müzik üreticisinin şu ana kadar kurulan bağlamın dışına pek çıkabileceğini düşünmüyorum. Geçmiş müzik üretimlerini bütüncül estetik anlamlarla yüceltmenin, müzik yaratımının temel dinamiklerini yaratım sahibinin yaşamında arayıp yaratım sahibine romantik atıflarda bulunmanın anlamsızlığını görüyor ve bunun ancak yaratım sahibinin o en soyut üretimini dil ile tekrar ve tekrar anlamlandırmasıyla çözülebileceğini düşünüyorum.
Anlamın kaynağından kopuşundaki hıza ve bir süre sonra bu kopuşun kaynağının da hazcı bir benlik seviciliği ile dolup taşmasının kaçınılmazlığına ve bu anlamda müziğin bir bütün olarak yetersizliğine vurgu yapıyorum. Benim için müzik güçlü bir dilsel anlatıma kavuşmadan asla somutlaşmayacak bir fenomendir. Artık ona atfedilen hemen her özel, büyük, hoş, romantik anlamı elimin tersiyle itiyor ve onu üretende güçlü bir anlatım bulamadıkça kendimi melodilerin büyüleyiciliğine bırakamıyorum. Ve elbette müzik de benim varoluş ve anlam arasındaki girdapta boğulmamaya çalışırkenki şahsi sancılarımdan ve ondan doğan çelişkiler bütününden besleniyor. Benim arayışımın hiçbir kıymeti harbiyesi de olmayabilir elbette. Gözlerimi yumup bol teknik ve yetenek soslu melodilere kendimi kaptırmak, onları istediğim "mutlu" veya trajik yaşamların fonlarında kullanmak güzel olabilirdi fakat dahil olamadığım her durum kaçınılmaz olarak beni böyle bir alt oyma eylemine dahil ediyor. Diğer yazılarımda da farkedeceğiniz gibi bu yazım da hastalıklı ruhumun yetinmeyi bilmemesinin bir sonucudur belki de.
STRAVİNSKY, I., Müzik Sanatı, Say Yayınları, Ankara, 2000.
Theodor W. Adorno, Müzik Yazıları, Yapı Kredi Yayınları, 2018

Yorumlar
Yorum Gönder