İnsan, Zaman ve Hümanizma


  


Mart ayının ortalarına doğru hızla yayılmaya başlayan korona salgınının açığa çıkardığı kaygı durumu şimdilerde toplumun tüm hücrelerine yayılmış vaziyette. Bu gerçeklikte insanları gözlemlediğimde karşıma evlerine çekilmiş, olacak olanların en kötüsüne kendilerini hazırlamaya çalışan, olaylara rasyonel yaklaşanlar; evlerine çekilmiş, kaygıyı en üst seviyede yaşayan, bedenlerinin virüsü kabulünden önce zihinleri tahrip olmaya başlayanlar; zaten evlerinde olan, varoluş ile yok oluş arasındaki ince çizgiyi çok önceleri kaybetmiş, insanlığı saran kolektif ölüm korkusu ile bir bağ kuramayan, bu korkuyu daha çok "her şey güllük gülistanlıkken" yaşayanlar olarak üç farklı kategori çıkıyor. Sanırım ben daha çok üçüncüsüyle özdeş bir durumdayım. Öteki ile kurduğum -kuramadığım- bağ, mutlak yetersizliğimin sancılarını dindirebilmekten ziyade, uzlaşmaz çelişkilerimin artışına sebebiyet verirken yaşadığım evi mutlak yalnızlığımı demirleyeceğim bir limana çeviriyor. Bana geriye kalan birkaç dost ve kardeş oluyor haliyle. Yani salgın ile birlikte dışarı çıkıp kafede içebildiğim bir kahveyi saymazsam yaşam şeklimde hatırı sayılır bir değişim olmadığını söyleyebilirim. Değişmeyen bir diğer şey ise, uyanır uyanmaz sokağı gören odamın penceresinden dışarıya bakmamın bana ne yararı olacağını düşünürken pencereye paralel hizalanmış yatağımdan aynı bıkkınlıkla doğrulup dışarıya bir göz gezdirmekten alıkoyamamam kendimi. Gördüğüm manzara, salgının henüz olmadığı zamanlardan pek farklı değil. Ruhumun karanlıkta kalmış kısımlarına açılan pencereyi aralarken gördüklerime benzeyen, birbiri ardına ve üzerine neredeyse gelişigüzel katmanlar halinde düzensizce yığılmış yapılarla karşılaşıyorum. Olasıdır ki salgın öncesi günlük koşturmacalarda da olduğu gibi, hiç de işlevsel olmayan bu yapılarda tıkılı kalma zorunluluğundan, zihnin karanlıkta kalmış taraflarını unutturması bekleniyor. Fakat insanlar artık evlerinin sadeliğinde, her gün aynı güne uyandıklarını fark ediyor, rutinin dağılmasıyla var olana yabancılaştıran motivatif imgelemler gittikçe etkisizleşiyor, böylelikle "Şimdi ne yapacağım?" sorusunu sormaya başlıyordur. Ya da ben, önümde en az dönüşümle akıp duran hayat azımsanmayacak büyüklükteki bir değişkene toslamışken kendi imgelemlerimi oluşturarak kendi kendimi kandırıyorumdur. Bu da olası. 


Albert Camu'nun "Veba" romanından altını çizdiğim bir bölümü aktarmak istiyorum. "Şunu belirtmek gerekir, veba sevme gücünü ve hatta dostluk duygusunu herkesin elinden almıştı. Çünkü aşkın biraz olsun geleceğe gereksinimi vardır ve bizler için kısa anlardan başka bir şey yoktu." Bence burada geleceğe gereksinimin üzerinde durulmalı. Gelecek bir döngüsellikten ibaret olsa bile tüm umutlarımızı onun üzerine inşa etme eğilimliyiz. Bu eğilim, dört duvar arasında veya bir şehirde karantina altında olmak arasındaki farkı sıfıra indirdiği gibi, koca bir dünyada başı sonu belli bir kurgusallık içinde yuvalarının çevresinde bir aşağı bir yukarı hareket eden karıncalardan farksız bir aynılık ve kıstırılmışlıkta olduğumuz gerçeğini görmemizi de engeller. Çünkü zamanı algılayışımız, yapabileceklerimizin çokluğu düşüncesini güçlendirir. Zamanı algılayışımız, bulunduğumuz mekanın hareket kabiliyetimizin çeşitliliğine etkisinde saklı olsa bile bu durum salt mekanla engellenmiş olmakla da ilgili değildir. "Yapılabilecek birçok şey var" yanılsaması kendini ifşa ettiğinde "daraldım" deriz. İşte bu, gerçekle yüz yüze kalmaktır. Gerçek, yaptıklarımızın aynılığını keşfettirerek bir daralma duygusu açığa çıkarttırır. O an kapana kısılmışlık, hapsedilmişlik duygusunu iliklerimize kadar yaşarız. Bu noktada zaman, yakın gelecek ile bağ kurmamızı sağlayarak her şeyin değişebileceğine olan ümidimizi yeşertir ve bu daralmadan çıkmamıza olanak sağlar. Fakat bu dediğim, "olağan" koşulların gerçekliğidir. Salgında işler böyle yürümüyor kanımca. Yakın gelecekte nelerin değişebileceğini bilememek, zamanla kurduğumuz bağı zayıflatır ve hatırı sayılır bir endişenin kucağında buluruz kendimizi. O zaman Camu'nun dediği gibi ötekiyle, yaşamsal olanla ilişkimiz gittikçe kopmaya başlar, salgın sırasında dört duvar arasında veya koca bir şehirde olmak fark etmeksizin zaman bizim için sadece kısacık ve öngörülemez anlar sunar. Bu oldukça kaygı vericidir. 


Oysa benim zaman ve mekanla kurduğum bağ çok önceleri değişmeye başlamış; gerçek, onu yorumlama ihtiyacıma tabi olunca tıpkı hallaca giren pamuğun ayrışması, ayrışırken sağa sola savrulup dağılması ve bu dağılmaların bir bütünden ayrı parçalara doğru gidişi gibi düzensizleşmişti. Şimdilerde bütünden ayrılan parçaları tek tek, olabildiğince kendi irademe göre yeniden yerlerine yerleştirmeye çalışıyorum. İrademin varlığından şüphelendiğim içindir ki her seferinde onları tekrar tekrar bozup toparlıyorum. Yazgısı belli olan birinin bunu fark edince kendisini kaçınılmaz sona götürecek eylemlerini ne kadar değiştirirse değiştirsin, yine aynı sonla karşılaşma gerçeğini değiştirememesi gibi bir trajiklik içinde buluyorum kendimi. Daha küçük yaşlarda bunu düşünmeye başlamıştım. İnançla pek işi olmayan bir ailede büyümeme rağmen kader, kısmet sözlerinin, tanrı hikayelerinin havada dolanıp duruyor oluşunun etkisiyle "Yazgım belliyse, eylemlerimi değiştirirsem tanrıyı kandırabilir miyim acaba?" diye düşünüyordum. Şu anda ise varlığımın ötekinin tahakkümüne sebebiyet vermemesi için düşüncelerim ve eylemlerimi yıkıp yıkıp tekrar kuruyorum; fakat bozmuş olduğumu her kurduğumda "yazgım"ın gerçekleşiyor olduğu hissi peşimi bırakmıyor. Burada yazgıyı, belirlenmişlik olarak kullanıyorum. İçine doğduğumuz zamandan, mekandan, dolayısıyla kültürden edindiklerimizin varoluşumuza şekil vermesiyle belirli sınırlarda düşünmenin ve eylemlerimize karar vermenin gerçek, her seferinde tüm bunların dışına çıkmış hissetmenin ise bir yanılsama olduğu kanısındayım. Oysa Sartre özün varoluştan sonra geldiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: "Varoluş; belirlenmiş, şekillenmiş ve olup bitmiş bir durum değildir, kendisini ele verecek bir özden de yoksundur. Kavradığımızı sandığımız anda çoktan yeni bir biçime girmiştir bile. Varoluş, bu akışkan doğası içinden çıkarılıp tanımlanmaya, belirlenmeye, saptanmaya, bir bilgi, kavram ve kuram haline getirilmeye çalışıldığında kendine özgü doğasını da yitirecektir.” Bu noktadaki yanılgım, varoluşu hafife alıp özün toplumsal normlara bürünerek varoluşun akışkanlığını bozabildiğini düşünmem olabilir. Ama doğumumdan şimdiye kadar tanıdığım, dokunduğum, gördüğüm insanların çoğu, zamanın ve toplumsal kültürün şekillendirici gücünü hafife almamam gerektiğini öğretti bana. Bu sebeple, acıdır ki toplumsal kültür özün yerini çoktan almış olabilir ve bu özün doğar doğmaz kendini varoluştan önceye kopyalama başarısının görülmesi gerekir. 


Skolastik tanrı merkezci düşüncenin pençesinden hümanizma ile çıkan insan, Rönesans'a ve onun kültürel-sanatsal gelişmelerine yelken açabilse bile kendini tanrısallaştırarak çevresindeki her şeyi insan varlığına hizmet eder bir hale getirme pratiğinden kurtulamadı. Bunun üzerinden var olan, insanı yaşatmayı her şeyin önüne koyan ahlak anlayışı yeniden bir öz oluşturdu. Belki de 1945 yılı sonbaharında Sartre'ın, Paris’te bir kulüpteki konuşmasında “Varoluşçuluk bir hümanizmdir.” söylemi ikinci dünya savaşının insanı kitlesel olarak yok eden atmosferinin, yani dönemin ruhunun bir sonucudur. Sartre'a göre insan dünyaya fırlatılmıştır. Burada, irade ve bilinçten yoksun nesneler arasında kendisini inşa edecektir. Yine iyimser davranıp dönemin ruhuna mal edeceğim bu düşüncenin bir diğer eksik tarafı ise Sartre'ın insan dışındaki diğer türleri de toptan nesne olarak görmesidir. Hümanizmanın devamındaki insan merkezci bütün bir bilgi yığını günümüze gelene kadar, insan hayatındaki hemen hemen bütün gelişim ve değişimler (bu arada gelişimi olumlamayabilirim) modern toplumdaki kodların oluşumunu sağladı ve bu kodlar -öz- skolastiğin a priorisinden pek de farklı olamadı. Sonunda "modern toplum"a içindeki bütün çelişkiler ile birlikte nispeten uzun ve kaliteli bir yaşam devredildi. Çevremizle -doğa ile- kurduğumuz içkin değerler, insanın insanla kurduğu tahakküm ilişkisinin oluşturduğu hiyerarşiyle somutlaştı. Murray Bookchin insanın doğa ile, dolayısıyla insanın insan ile münasebetinin en büyük kaybettirenini hiyerarşi ile açıklıyor. İnsanın doğaya hükmetmesi ve onu sömürmesi gerektiği şeklindeki varsayımın insanın insana hükmetmesi ve onu sömürmesinden kaynaklandığını savunuyor. Yani tersten ele alacak olursak; “insanın doğayı emek potasında eriterek özgürleşeceği” varsayımının tersine insanın, ancak doğayla ahenkli bir şekilde oluşturacağı etiksel ve ekolojik bir müdahale ile doğayı zenginleştirerek özgürleşebileceğini savunuyor. Bookchin "Özgürlüğün Ekolojisi" kitabında bahsettiği 'tamamlayıcılık etiği' ile bütünlüğe, akılcı yeniliğe ve yaşam biçimlerinin benzeşmezliğine ve zengin çeşitliliğine değer verir. Bu etiğin hayata geçirileceği ekolojik toplumda hiyerarşinin çözülüp yerini karşılıklı bağımlılığa bırakacağına; özgürlüğün doğayla, bireyselliğin topluluk bağlarıyla karşı karşıya konmayacağına vurgu yapar. Sanırım Sartre'ın vorluşçu özgürlüğündeki doğa-insan (hayvan-insan) izahının eksikliğini Bookchin'in toplumsal ekoloji anlatımlarıyla tamamlayabiliriz. Görünen o ki Skolastik düşünceden Rönesans'ın hümanizmasına, oradan da içine girilen insan merkezci hiyerarşik düşüncenin oluşturduğu toplumsal ve ekolojik talanı gören ve bunu çözümlemeye gayret eden düşünürler var olagelecekler. 


Hiçbir şekilde tatmin olamadığım kurulu gerçeklikteki çelişkiler yumağını açtıkça insanın varoluşunu ötekinin yok oluşu (yok olan şey insan, hayvan, nesne olabilir) üzerinden inşa ettiği gerçeğine ulaşıyorum. O zaman kendime birkaç soru soruyorum. Benim -insanın- varlığımı, varlığını en az benim kadar sürdürmeye hakkı olanı yok ederek sürdürme pratiğimin meşruiyeti ondan daha kıymetli oluşumdan mıdır? Bu durumda beni kıymetli yapan şey nedir? Üstünlüğü, insanın kendinde öve öve bitiremediği en zeki tür olmasıyla mı ilintilidir? Toplumsal yaşamda daha zekinin daha saf olana üstünlük kurmasını meşru görmezken diğer canlılarla kurduğumuz zeka-güç ilişkisindeki üstünlüğe vurgu yapıp bunu eşyanın tabiatı olarak göstermek insan iki yüzlülüğünden başka ne olabilir? İnsanı ve insanlığı yeryüzündeki en yüce değer olarak tarif ettiğimiz uyduruk motivatif hikayelerimizle doğa üzerindeki talandan beslenen ekonomik sistemlerimiz ve ona hizmet eden bilimsel ilerlemelerimizle doğa-insan ilişkilerindeki yabancılaşma sonucunda, adaletin hiçbir şekilde dağıtılamadığı adalet sistemlerimizle gururlanıp hayvandan farkımızı ortaya koyarken doğayı kurulu binlerce mezbahayla hayvan mezarlığına çevirişimiz yüzümüze vurulduğunda bir anda hayvanla aramızdaki ontolojik farkı unutur, doğada da işlerin böyle yürüyor olduğundan dem vurmaya başlarız. Bu iki yüzlülüğü görüp en azından özgürlük isteğinin yakıcılığını hissetmeliyiz. Bu yakıcılık, ancak "insani değerlerle" kıyasıya bir çatışmaya girebilmenin ateşinden çıkabilir. 


İçinde bulunduğumuz salgın durumunu, doğa ile yanlış kurulan bağ sonucu kaçınılmaz olanın gerçekleşmesi gibi kaba yazgıcı bir şekilde ele alamam elbette; fakat salgının insanı eve hapsetmesiyle gerçek bir anda önümüzde bitiveriyor. Yıkılmasını imkansız gördüğümüz medeniyetin yakın gelecekle bile hiçbir bağ kuramadığını görüyoruz. Neler olacağını bilememek gelecek tahayyülümüzü zayıflatıyor, bu arada binlerce yıllık masallarımız belki bir anlık bile olsa  herkesi durup gerçekle olan bağını sorgulamaya zorluyor. Artık farkındalık farkımızı, türümüzün eşsiz özelliklerde olduğu bilgisiyle taçlandırıp çaresizlik gerçeğini ulaşılmaz gördüğümüz bir mahzende kilit altına almamızın bir faydası yok.  Çaresizliğimizle hemhal olmak, sonra küçülmek, ki küçüldükçe beraberinde çaresizliğimizi de küçültmek, görmeyi unuttuğumuz ya da bile isteye ötelediğimiz yolların zenginliğini gösterebilir bize. Belki de ötelediğimiz veya unuttuğumuz şeyin açacağı kapı, ölümden kaçarken yok ettiğimiz ötekinin ızdırabını görmemizi ve yok oluş kaygımızın sebep olduğu üstünlük kurma isteğimizi dizginlememizi sağlayacaktır. 



Albert Camus, Veba


Jean Paul Sartre, Varoluşçuluk


Murray Bookchin, Özgürlüğün Ekolojisi


    


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hozan Serhat, Bir Özgürlük Arayışçısı

Boşluk

Müzikte Anlam Arayışı