Müzik - Zevk İlişkisi



Müzik dinleyicisi için müzik salt bir zevk meselesi midir? Öyleyse eğer, bu zevk geliştirilebilir bir algının ürünü değil midir? Yaşam koşullarımızdan bağımsız mıdır müzik zevkimiz? Kitlelerin müzik zevkini sebepleriyle irdeleyerek hazzı bile nedensellikle anlatmak ne kadar "makuldür"? Yoksa rasyonel aklı alt etmeye yeminli Post-Truth'un sonuçları sebeplerinden kopararak "hakikati" anlamsızlaştırdığı bir dönemde bu soruların hiçbir anlamı yok mudur? Ben yine de bütün bu soruları birçok kişiyle sahneye çıkıp, çeşit çeşit dinleyiciyi gözlemledikten sonra müzik-zevk ilişkisi bağlamında masaya yatırma gereği duyuyorum. 

Yaklaşık beş yıl önce kurduğumuz müzik grubu Babetna ile epey umutlu bir müzik yolculuğuna başladık. Bütün grup elemanlarının önceki müzik hayatlarından sahip oldukları müzik-yaşam tecrübeleri bizim için büyük bir avantajdı. Keza bu avantaj, daha önce maruz kaldığımız eşitsizliklere, kitlenin yoğun teveccühüyle artan popülist tarz ve davranışlara karşı bir set çekmemizi kolaylaştırdı. Grup içi sosyal adaletsizliğin ve popülizmin önüne geçtikten sonra geriye arı duygularla müzik yapmak kalacaktı. Elbette kaçınılmaz olarak dinlenebilirlik kaygısına da sahiptik; fakat yine de müzikaliteden ödün vermek istemeyen bir gruba dinleyicinin ne kadar tesir edebileceğinden emin değildik. Dinleyici tesiri (audience effect). Sanırım müzik üreticisi için oldukça uygun bir tanımlama olacaktır bu. Yaşam koşullarının şeklini verdiği müzik algısına sahip kitlenin müzik üreticisi üzerindeki etkisi oldukça güçlüdür. Bu algı, hayatını bu iş-oluşla devam ettirenleri eğip büker, onları hiç de olmak istemedikleri bir sese, soluğa; hatta varlığa bile dönüştürebilir. İşte bu kadar kudretlidir dinleyici tesiri. Biz de Babetna'yla hemen her an buna maruz kalıyoruz. Bunun tespitini yapmak ve önlemlerini alabilmek oldukça kıymetlidir. İşte biz, bu eğilip bükülme noktalarına geldiğimizi anladığımız an bir şekilde ontolojik bir daralmada buluyoruz kendimizi. En azından ben bizzat kendim için bunu söyleyebilirim. Dinleyicinin bizi kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirmesine karşı durduğumuz an müziğimize karşılık bulamamakla yüzyüze kalıyoruz. Böylelikle yazının başında saydığım sorulara cevap arama ihtiyacı hasıl oluyor bende. 


Dinleyicinin ihtiyacına cevap olan müzik, aynı zamanda üretenin müzikal ihtiyacını doyurduğu sürece varlığını sürdürebiliyor. Bana göre sanatla kurulan bağ, varlığın yaşamla kurduğu bağla oldukça orantılı bir değişim ve gelişim gösterir. Bu durum hem müzik üreticisi için hem de dinleyici için geçerlidir. Üreticinin sosyal yaşamı, bununla birlikte çevresinde olup bitenlere olan bakışı ve dönüşümle kurduğu bağ (dönüşümle müzik üretiminin ihtiyaç duyduğu dinamizmi ve gelişimi kastediyorum) üretiminin niteliklerini belirler. Ayrıca üretimin doyuruculuğunu da bu saydıklarım belirler. Müzikal tokluk hisseden üretici, dönüşümün önünü alan kitlenin haz ve istekleriyle kolektif bir bütünlük içindeyse bu tokluğun hissedilişi oldukça artacaktır. Bu noktada yeterlilik ve tamamlanmışlık duygusu üretici ve dinleyiciyi önü alınmaz bir körlüğe hapseder. Artık niteliğin belirleyicisi karşılıklı niteliksiz haz alış verişi içinde devinen üretici ve dinleyici oluverir. Niteliğe yaptığım vurguya canı sıkılanlar olacaktır. Ben müzikte belirleyici gücü aksi yaşansa da nitelik olarak görüyorum. Genel olarak sanat üretiminde belirleyici olan hiçbir zaman, zaman ve mekânın varlığa sunduğu imkan veya imkansızlıklar değildir. Sanat her zaman kendi koşulları içinde ele alınır, toplumsal koşullar içinde değil. Bu bağlamda, kendi içinde muazzam bir birikimle ilerleyen müzik, oldukça geniş bir bilgi yığını açığa çıkarıyor. Duygular ve hissedişler zamanın ve toplumsal algının azıcık üzerindeyse ve bu birikimle biraz da olsa hemhal olunuyorsa nitelikli üretimler açığa çıkar. Fakat zamanın ve mekanın ruhunun daraltışına hapsolanlar yeterlilik körlüğünde dolanıp dururlar. 


Körlük, duymayan kulaklara bir atıftır. Duymamak, gerçekliğin kabulüdür. Gelişime ayak diremek, kendi yağında kavrulmayı bir halt sanmaktır. Biz körelmiş algılara sesleniyoruz. Belki de bir müzisyen için en büyük handikap budur. Körelmiş algılar için müzik-zevk ilişkisi epey basit tanımlanır. Buna göre müzik, salt bir zevk meselesidir ve bu zevkin kaynağı hiçbir zaman sorgulanamaz. Zevkler meşruiyetini insanın biricikliğinden alınca sorgulanma meşruiyetini de kalın bir hümanizma duvarı ile örter ve geriye  tembelleşmiş bünyelerin sanat zevklerini tarif etmek için dillendirdikleri dönemin dillere pelesenk olmuş "zevkler ve renkler tartışılmaz" klişesi kalır. Oysa zevkler basbayağı tartışılabilir ve azıcık kurcalanınca sosyal, ekonomik ve kültürel sebeplerine inilebilir. İnsanın kültürle yaşayan bir varlık oluşu, zamandan ve mekandan asla münezzeh olmayışı onu içinde yaşadığı sosyoloji ve kültürle tanımlamayı kolaylaştırır. Beden hareketlerinden etrafında olup bitenlere karşı takındığı reflekslere ve en çok nelerden keyif alıyor oluşuna kadar sahip olduğu hemen her pratiğin belirleyicisi içine doğduğu kültür, zaman ve mekandır. Sanatla ve bilgiyle kurulan bağın niteliği de tüm bunlardan fazlasıyla nasibini alır. Ki bu topraklarda bilgiyle ve sanatla kurulan bağ pek yavandır. Hatta genelde sanatla özelde ise müzikle kurulan bağ için içler acısı diyebilirim. Sanat dalları arasında müzik, kitle etkisine en çok maruz kalan sanat dallarından biri olduğu için kendi birikimi içinde ele alınması oldukça zorlaşan, bir şekilde dönemin belirlediği dinleyici müzik-zevk ilişkisinin eğip büktüğü dar bir alana hapsoluyor. 


Açıkçası "Resimden pek anlamam" cümlelerini çok duyan biri olarak müzik konusunda aynı cümlenin kullanıldığına pek şahit olmadım. Bu durumun başlıca sebebi müzik sanatının kitleyle kurduğu ilişkinin niteliğidir. Müzisyenin ötekinin beğenisine duyduğu ihtiyaçla ressamınkinin birbirinden epey farklıdır. En azından aynı dinamiklerden beslenmezler. Genel olarak ressamın üretimle kurduğu bağ, daha çok benliğin ve sanatın iç içe geçişinin bir sonucudur. Resme yönelmiş bakışlar resim sanatıyla kurulmuş nitelikli bir alışverişden beslenmiyorsa ressam için teveccühün pek de önemi yoktur. Keza resme bakan gözler müzik dinleyen kulaklar kadar fütursuz da değildir. Popüler kültürün etkilerinden en çok nasibini alan sanat alanı olan müzikte artık geniş kitlelerin zevkleri üretimin belirleyicisi oluveriyor. Böyle olduktan sonra, dinleyici için müzik yalnızca haz alışverişine aracılık eden bir fenomene dönüşüyor, müzik algıyışı geliştirilebilirlikle bağını koparıyor ve varlık için yaşarken bir sos, bir fon işlevi görüyor. İşte ben tam da bu noktada karşıtlığımı ortaya koyuyorum. Bilinenin aksine müzik algılayışının entelektüel bir gelişimle değişebileceğini ve nitelik kazanabileceğini düşünüyorum. Varlığın eksikliğini duyması gereken çoğu entelektüel fenomenin yanına müzik zevkini de dahil ediyorum. Dinleyici şunu asla unutmamalı kötü müzikle "ruhunu" doyurabilen bir varlık, apaçık şekilde oldukça yavan bir insan-yaşam serüveninin resmini sunar. Bu resmin arka planında gelişimden, dönüşümden ve donanımdan eser yoktur. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hozan Serhat, Bir Özgürlük Arayışçısı

Boşluk

Müzikte Anlam Arayışı