Zenginler Mağarasının İmgecisi
Ahmet Güneştekin, entelijansiyası olmayan bir muz cumhuriyetinde köşebaşı sahiplerinin ezen ezilen ilişkisinden güçlendirdikleri konumlarının sanattan da mahrum kalmaması için destek üstüne destek verdiği bir "sanat dehası"; öyle ya "üst düzey" insanlar veya kurumlar bile ruhsuz-sanatsız yaşayamaz. Halihazırda dünyanın geri kalanında da sanat sepet işleri bu şekilde yürüyorken Beyaz Türkler bundan geri kalır mı? Hele bir de kokuşmuş bir hümanizmanın örtüsü olabiliyorken sanat, kapitalist sermayenin önde gelen isimlerinin mabetleri oluverir sanat etkinlikleri ve galerileri. Sınıf çelişkisinin, adaletsizliğin en yoğun hissedildiği mekanlar ve jet sosyetenin podyumudur artık buralar. Akşam yoksul mahallenizdeki evinize dönecek oluşunuz gerçeğini unutabilseniz bir an, orada hakikate yabancılaşmış hayaletlerin, gözalıcı kıyafetler içine gizlenmiş çürümüş ruhların etrafa yaydığı pahalı parfüm kokuları gerçekliği yüzünüze tokat gibi vuracaktır. Artık yoksulluk ve adaletsizlik zenginin mağarasının duvarına "sanatçı" vasıtasıyla yansıtılan bir gölgedir sadece. Gölgeler karşısında şaraplar yudumlanır, fotolar çekilir ve bir sonraki davet iple çekilir. Gölgeler can yakmaz, gölgeler üzmez; çünkü onlar mağarada çürüyeduranlar için eğlencelik bir yansıma, sanatçı için ise mağaradakilerin sözde duyarlılıklarını gıdıklamaya yarayan işlevsel bir imgedir sadece.
Güneştekin, balığı bol deryaların usta oltacısıdır. Ustalığını kurduğu ilişkiler ağının sınırsızlığından ve bu ağı yönetme becerisinden rahatlıkla anlayabilirsiniz. Büyümeye ve kazanmaya odaklanmış şirket zekasının ve pragmatikliğinin toplandığı makyavelist bir bünye...Peki zenginler mağarasının imgecisi, balığı bol deryaların usta oltacısı Güneştekin başarılı bir sanatçı mıdır gerçekten? Elbette öyledir. Başarmak, yükselmek, büyümek gibi anlamlar işlenmişse zihinlerimize ve bütün bu anlamların özcü-kapitalist insan bataklığının normlarıyla beslendiğini bir anlık unutursak eğer, Güneştekin Türkiye'nin en başarılı sanatçısıdır diyebiliriz. Ve bu başarısını da geniş çaplı, devasa, heybetli üretimler ve sunumlara borçlu. Heybetlilik ve devasalığa özellikle vurgu yapıyorum. Gölgelerinde hakikatlerin yitirildiği, netliğinden gözlerin kör olduğu yapılardan söz ediyorum. Devasalık ve heybetlilikte derinlik bulmak güçtür. Devletler gibi domine eder mekanı ve varlığı. Algı oluşturur ve yönetir; diğer bütün varoluşlar imkansızlıklar içinde yitip gider gölgesinde. Yapıda vücut bulan anlam, onu doyuracak gözlere ve algılara sonsuz bir açlık duyar. Halihazırda ihtişama, yüceliğe ve devasalığa kolaylıkla teslim oluverirken zihinlerimiz, Geriye Güneştekin'e doymuş midesine güzel bir kahve indirmek kalır. Olan şey tam olarak budur.
Burada sanat eleştirmenliğine soyunmaya hiç niyetim yok. Fikir hırsızlığı, yaptığı eserlerin dekoratif ürünlerin ötesine geçemeyişi gibi eleştirileri dillendirmeye gerek bile duymuyorum. Oraya gelene kadar söylenmesi gereken o kadar çok şey var ki. Örneğin şöyle bir soru son Amed sergisinde artık iyice kabak tadı vermeye başlayan Güneştekin kazan kazanmacılığını ifşa edebilir diye düşünüyorum:
"Son serginizde Kürdistan coğrafyasında yaşanan katliamların, faili meçhul cinayetlerin ve Kürt'e teslim edilmeyen hakların anlatısını yaptınız. Bu anlatılarda vurucu imgeler görüyoruz; fakat özenle Amed'e topladığınız Türk egemen burjuvazisinin ve sermaye sınıfının tüm bu zulümlerin hem defakto sebebi hem de sponsoru olduğunu biliyoruz. Hâl böyleyken bu sergide tam olarak ne amaçlanmış oluyor? Gerçekten temel amacınız defakto faillerin sebep olduklarıyla yüzleşmelerini sağlamak mıdır? Keza görüldüğü kadarıyla öte yandan failler size sponsorluk ve destek vererek ortaya çıkardığınız eserlerin serin gölgelerinde aklanmış da oluyor. En az kullandığınız imgeler kadar çırılçıplak olan bu çelişkiyi nasıl açıklarsanız?"
Failliğe yaptığım vurguyu kabul etmeyecek bir Güneştekin'e peşi sıra şu sorulabilir;
"Bunlar devlet ideolojisinin destekçileri ve zulümlerin de sponsorları değiller midir sizce de?
Boynerleri, beyaz Türk sermayesini, bir dönem inkârcı Türk medyasında çok güçlü bir konumu ve sesi olan Ertuğrul Özkök gibi isimleri fail olarak görmüyorsanız "Hafıza Oda"nızda eksik bir şeyler olabilir mi acaba?"
Bana kalırsa Güneştekin'in kör edici ışıltısından kör olan gözler, hakikatli irdelemelerle apaçık gerçekliği görmeye başlayabilir. Ki olan şey de tam olarak budur. Amed'de maruz kaldığı tepkiler son derece haklı tepkilerdir. Peki bu durum, zenginler mağarasının imgecisini, anlamaya, anlamlandırmaya ve hakikate daha hakkaniyetli bir yerden yaklaşmaya, dolayısıyla bir şirket gibi değil de varoluşsal çelişkilerle dolup taşan ve üretimini bu taşmanın sonucu olarak açığa çıkaran bir varoluşa doğru evirecek midir? Sanmıyorum. Çünkü gerçeğin belirleyicisi artık zamanı, mekanı dolayısıyla toplumu domine eden devletler ve devletçiklerdir. O yine İstanbul'da, sınırsız ve ilkesiz ilişkiler ağının kendisine verdiği milyon dolarlık imkanlar ve teveccühlerle heybetli ürünler yapıp hakikati gölgesinde bırakmaya devam edecektir.
Sanat eleştiriciliği yapmaktan imtina ettiğim için Ayşegül Sönmez'in 2013 yılında Güneştekin'in sanatı için yazdığı yazısından önemli bulduğum uzunca bir bölümle bitirmek istiyorum yazımı;
"Politik olarak sanat yapmakla politik sanat yapmak arasında dağlar kadar fark vardır.
İkisinin arasında Süphan Dağı kadar fark vardır. Cudi Dağı kadar fark vardır. Bu ayrım da bana ait değildir. Ünlü yönetmen Jean Luc Godard’a aittir. Godard şöyle der:
“Asıl mesele filmleri politik olarak yapmaktır. Politik film yapmak değildir.” Peki politik sanat nasıl yapılır? Ahmet Güneştekin ve Beral Madra işbirliği sonucu Venedik’te gerçekleşen Yüzleşme sergisi bu soruya iyi bir cevap niteliğinde. Venedik’te tesadüfen gördüm. (Sergi, pek çok köşe yazarının yazdığı gibi Venedik Bienali kapsamında değil. O sırada gerçekleşiyor.) Bugüne kadar yüzlerce tuval üretmiş ressamın, Venedik’teki sergisinde videolar ve bir enstalasyon görünce şaşırdım. Sergi, Bellek, İnkâr, Düdük, Dil gibi başlıklarla son derece önemli bir politik sorunu ele alıyordu. Kürtçenin yasaklanışını, onlarca kuşak Kürdün mağduriyetini... Uzun bir süre kendini geleneksel yöntemlerle, tuval üzerinde sembolik bir dille ifade eden ressam, bir sergiliğine hem politik hem de güncel olmayı deniyordu anlaşılan.
Filmlerinde, kara tahtayı kendinden geçerek dövenler mi ararsınız, adeta bir parodideymişçesine seçilmiş karakterlerin kötü oyunculuklarına mı kitlenirsiniz... Enstalasyonda yer alan harflerin ve duvardaki rölyefi andıran panonun Haluk Akakçe’nin işlerini yapan Seyrantepe’deki atölyeden çıktığından mı şüphelenirsiniz… Yoksa bu kadar derin yaraların, şiddetli travmaların bu denli hoyratça ele alınmasına, Batı’da bir sergiyle bir keklik sürüsü vurmaya yeltenen ve aslında kendi halkını ve onun yaşadıklarını araçsallaştırırken yüzeyselleştiren ressamın duyarsızlığına mı üzülürsünüz... Bir sergiyle, hele birkaç teatral video, birkaç harfle, kültürel olarak bir halkın işgal edilmesini gündeme getirmek mümkündür. Lakin konuya ilişkin bir açılım sağlamak, bir kapı, bir pencere hatta bir delik, günün gerçekliğine kazınmış bir delik açmak mümkün değildir.
Ahmet Güneştekin’in yaptığı işte o yüzden politik sanattır. İbretliktir."
https://www.google.com/amp/s/www.milliyet.com.tr/amp/yazarlar/aysegul-sonmez/politik-sanat-yapmak-isteyenlere-duyurulur-1726082

Yorumlar
Yorum Gönder